BÜYÜKLERE MASALLAR
· Seni sen olduğun için değil, seninle olduğumda ben olduğum için seviyorum.
· Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.
· Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.
· Gerçek arkadaş elini tutan, kalbine dokunandır.
· Birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup, ona hiçbir zaman ulaşamayacağını bilmektir.
· Hiçbir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin ne zaman aşık olacağını bilemezsin.
· Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin fakat bazıları için sen bir dünyasın.
· Zamanı, onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.
· Belki de Tanrı, uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.
· “Bitti” diye üzülme, “Yaşandı” diye sevin.
· Her zaman seni üzen birileri olacaktır. Yapman gereken, insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.
· Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.
· Kendini çok zorlama, en güzel şeyler, onları en az beklediğinde olur.
Bir zamanlar uzaklarda bir ülkede çok yakışıklı bir prens yaşarmış. Ancak prens daha küçükken ülkedeki kötü kalpli cadının lanetine uğramış ve üzerindeki bu lanet yüzünden her yıl sadece bir kelime konuşabiliyormuş. Örneğin prens iki kelime söyleyeceği zaman bir yıl boyunca susuyor,böylece ertesi yıl da iki kelime söyleme hakkı oluyormuş.
Bir gün bu yakışıklı ama talihsiz prens dere kenarında otururken, birde bakmış karşıda küçük bir kulübe ve kulübenin bahçesinde muhteşem bir kız... Saçları altından daha sarı, gözleri gökyüzünden daha mavi, dudakları kirazdan daha kırmızıymış.
Prens bu güzelliği görünce aklı başından gitmiş, o anda vurulmuş kıza ve iki yıl boyunca konuşmamaya karar vermiş. İki yıl sonunda kıza “çok güzelsiniz” diyebilmek için... Ama iki yılın dolduğu gün prensin içindeki bu ateş daha da büyümüş ve kıza “size aşık oldum” demek için yanıp tutuşur olmuş. Böylece “çok+güzelsiniz+size+aşık+oldum” toplam beş kelimeyi söyleyebilmek için, geçen iki yılın ardından üç yıl daha konuşmamayı göze almış. Ve beş yılın sonunda prens konuşmak için hazır olduğu sırada, birden bu muhteşem güzel ve zarif kızla evlenmeyi, onu sarayının prensesi yapmayı ne kadar istediğini fark etmiş. Böylece “çok+güzelsiniz+size+aşık+oldum+benimle+evlenir misiniz?” toplam yedi kelime söyleyebilmek için beş yılın ardından iki yıl daha sabretmeye karar vermiş.
Ve prens bu platonik duygularla yedi koskoca yılı tamamladığı gün, artık dünyanın en heyecanlı ve en mutlu erkeği olarak kızın yaşadığı kulübeye koşmuş. Kız yine kulübenin bahçesinde oturuyormuş ve bir kitap okuyormuş. Prens elindeki bir tek kırmızı gülü kıza uzatmış ve sormuş: “Çok güzelsiniz, size aşık oldum. Benimle evlenir misiniz?”
Kız başını kaldırıp prense bakmış. Kulaklarını örten altın sarısı saçlarını geriye atmış ve prense şöyle demiş:
“Efendim?...”
Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına: “Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?” diye sordu. Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra başörtüsüyle ağzını aralayıp kısılmış sesiyle konuşmaya başladı. “Bu adam yetti gayri, elli yıldır bezdirdi hayattan....”
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı yaşanmış elli yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı...Kadın neler diyecekti? Herkes onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
“Bizim bir sedef çiçeğimiz vardı, çok sevdiğim... O bilmez... Elli yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavru bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım, her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi...Elli yıl oldu, bu adam bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Ta ki geçen geceye kadar O gece takatim kesilmiş, uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla elli yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.”
Hakim yaşlı adama dönerek; “Diyeceğin bir şey var mı, baba?” dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye ulaştı, o an kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu: “Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadimem’i de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona “Gece çiçek sularsan geçer” dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece o çiçek ben oldum sanki....” dedi adam. O yaştaki birinden beklenmeyecek ifadelerle....
“Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama Fadimem’in boynu yine azabilirdi. Suçlandım... Sesimi çıkartamadım...”
O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu....
MUTLULUĞU BEKLERKEN...
Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi. Evlenince bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız. Çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız. Bundan sonra, ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz. Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı, yeni bir araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca, yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz.
Gerçek ise şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır. Eğer şimdi değilse ne zaman?... Hayatımız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır. En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir. Yazar Alfred D.Souza der ki;
“Uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı. Bu görüş açısı, mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için, ona daha fazla değer verin. Unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez.
Öyleyse;
Okulu bitirene kadar,
Çok para kazanana kadar,
Çocuklarınız olana kadar,
Çocuklarınız evden ayrılana kadar,
İşe başlayana kadar,
Evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahına kadar,
Yeni bir araba ya da ev alana kadar,
Borçları ödeyene kadar,
ilkbahara kadar,
sonbahara kadar,
kışa kadar,
maaş gününe kadar,
şarkınız söylenene kadar,
emekli olana kadar,
ölene kadar.....
Mutlu olmak adına, içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur.”
“Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte arar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır.” Konfiçyüs
SADECE KÜÇÜK BİR GÜLÜMSEMEYDİ.....
Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme, adamın kendini daha iyi hissetmesine neden oldu. Bu mutlu hava içinde, yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dostuna teşekkür etmediği geldi aklına. Hemen bir not yazıp yolladı. Dost, bu sıcak teşekkürden öyle keyiflendi ki her öylen yemek yediği lokantadaki garson kıza yüklüce bir bahşiş bıraktı. Garson kız, ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. O sevinç içinde akşam eve giderken kazandığı paranın bir kısmını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. İki gündür boğazından tek lokma geçmemiş adam, öylesine minnettar oldu ki güzelce karnını doyurduktan sonra ıslık çalarak bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu tuttu. Öyle neşeliydi ki bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi. Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar oynadı, koşuşturdu durdu.
Gece yarısından sonra apartmanı bir anada dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanın kokusunu alan köpek öyle bir havlamaya başladı ki önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı... Anne babalar, dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan, küçük bir gülümsemenin sonucuydu.
DAHA AZ BALIK, DAHA ÇOK MUTLULUK....
Zengin bir iş adamı, iş seyahati sırasında küçük bir kıyı kasabasına uğrar. Limanda gezerken ağzına kadar balık dolu bir tekne görür. Ve içinde keyifli bir balıkçı...
-Merhaba balıkçı... Bu balıkları kaç zamanda tuttun?” der iş adamı.
-“Bir iki saatimi aldı.”der balıkçı. İştahlanmış bizim iş adamı;
-“E, niye biraz daha kalıp daha fazla tutmadın?” diye sormuş.
-“Bu kadarı bize yetiyor da ondan.” diye omuz silkmiş balıkçı. Şaşmış balıkçının bu kanaatkarlığına iş adamı;
-“Kalan zamanını nasıl geçiriyorsun peki” diye üstelemiş. Balıkçı, özetlemiş bir gününü:
-“Sabahları açılır biraz balık tutarım. Sonra çocuklarımla oynarım. Öğleyin karımla biraz vakit geçirip, dinlenirim. Akşamları arkadaşlarımla beraber şarap içer, geç vakte kadar eğleniriz. Oldukça meşgul sayılırım anlayacağınız.”
Gerinmiş iş adamı:
-“Bak” demiş “ben sana yardımcı olabilirim. Bu işe daha çok zaman ayırmalısın. Daha büyük bir tekne bulup daha çok balık tutmalısın. Oradan elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede değil, doğrudan işletme tesislerine satarsın. Hatta zamanla kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Kısa zamanda balıkçılık sektöründe bir numara olursun.”
Balıkçı merakla “Bunları yapmak kaç sene alır beyim” demiş.
“15-20 yılda halledersin” demiş Amerikalı , “Ama sonrası daha parlak: Zamanı gelince şirketini halka açarsın, hisselerini iyi paraya satarsın, kısa zamanda zengin olup milyarlar kazanırsın.”
-“Milyarlar ha...” diye tekrarlamış balıkçı. “Eeee... sonra?”
-“Sonra emekli olursun. Küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin. İstersen zevk için balık tutarsın. Çocuklarınla oynar, karınla keyfince vakit geçirip, dinlenirsin. Akşamları da arkadaşlarınla şarap içip gece yarısına kadar eğlenirsin.”
Balıkçı bu sözlerden sonra sadece gülmüş....
Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:
“Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onu yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor, giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.”
Bu olayı okuduktan sonra Dr.Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin, hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır. Dr.Ruskin, Amerikan Tıp birliği dergisindeki makalesinde (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de hayatta yaşadığımız bir çok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir.
Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı. Yılbaşı sabahı küçük kızı paketi getirip,
-“Bu senin babacığım” dediğinde çok üzüldü. Acaba gereğinden fazlamı tepki göstermişti kızına. Bir gece evvel yaptığından utanarak kutuyu açtı. Fakat kutunun içi boştu. Kızına gere çıkıştı:
-“Birisine bir hediye verdiğinde,kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?”
Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı.
-“O kutu boş eğil ki baba! İçini öpücüklerle doldurmuştum!..”
Babası o kadar çok üzüldü ki koştu, kızına sarıldı. Beraberce ağladılar. Adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, morali bozulsa, kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgiyle doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı. Aslında bütün insanlara böyle bir kutu mutlaka verilmiştir. Zor zamanlarda bu kutuyu çıkarıp içine bakabilmeyi başarmak, mutluluğun anahtarlarından biri olsa gerek.”
Yıllar sonra çocuk evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Bir gün, gecenin bir yarısı saat 03:30 civarları telefonu çalmış. Telefondaki ses,annesinin sesiymiş.
-“Ne var anne, ne istiyorsun bu saatte, neden beni rahatsız ediyorsun? Sabah arasan olmaz mıydı gibilerinden, annesini azarlayıcı sözler sarfetmiş.
Annesi biraz buruk, biraz ağlamaklı bir ses tonuyla;
Bundan 25 yıl önce de bir gece yarısı 03:30’da sen beni rahatsız etmiştin.
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN OĞLUM demiş...
KUYUYA DÜŞEN EŞEK....
Bir gün köylünün birinin eşeği kuyuya düşmüş. Hayvan saatlerce acı acı düştüğü kuyudan feryat edip duruyormuş. Köylü ise kuyunun başında oturmuş bu durumla nasıl başa çıkacağını düşünüp durmuş. Köylü düşünüp taşınıp yaşlı hayvanı o kuyudan kurtarmaya değmeyeceğine karar vermiş. Ona göre tek çare kuyuyu ve içindeki hayvanı toprakla örtmekmiş. Köyden birkaç komşusunu yardım için çağırmış. Ellerine almışlar kürekleri, başlamışlar kuyunun dibindeki eşeğin üzerine toprak atmaya. Zavallı hayvan anlamış başına gelenleri başlamış acı acı feryat etmeye. Fakat bir süre sonra şaşırtıcı bir şey olmuş, kürekler arttıkça hayvanın sesi de azalmaya başlamış ta ki sonunda neredeyse hiç sesi çıkmaz olmuş. Köylüler bu duruma meraklanmışlar ve neler olduğunu anlamak için kuyunun dibine baktıklarında bir de ne görsünler, her atılan toprak kuyuda katlar oluşturmuş ve hayvan onlardan silkelenerek neredeyse kuyunun ağzına kadar gelmemiş mi? Onlar şaşıra dursun bizim eşek atmış adımları, dışarı çıkmış sevinerek...
Hayat bazen bizimde üzerimize kürekle pis tozlar örter. Bunlarla başetmenin tek yolu yakınıp, sızlanıp durmak değil, şöyle bir düşünüp silkinmek ve tüm o tozlardan kurtulmak böylece aydınlığa adım atmaktır. Bu yoldan hiçbir zaman vazgeçmeyin, sadece silkinin, tozlar üzerinizden gitsin ve mutluluğa ulaşmanın şu 5 harika kuralını unutmayın:
1- Kalbini kin ve nefretten koru
2- Kalbini gereksiz endişelerden koru
3- Basit yaşa, mutlu yaşa, içten sev
4- Hayata karşı sen daha verici ol
5- Hayattan her zaman daha az şey bekle
İŞTE SEVGİ....
Bir daha ki sefere içimden seni terslemek geldiğinde yutkunup susacağım. Seni seviyor olmam bana terslemek hakkını vermez. Cömert ve destekleyici olmasam bile en azından yolunda engel oluşturmayacağım. Seni sevmek demek, büyümeni istemek demektir. Kendi sorunlarımı sana yüklemeyeceğim. Senin de yeterince sorunun vardır, eminim... Benimkilere ihtiyacın yok. Sevgim senin hayatını kolaylaştırıyor olmalı, zorlaştırmamalı. Her zaman haklı çıkmak zorunda değilim. Ben kaç kere haklı çıkarsam, sen de bir o kadar haklı çıkabilirsin. Sevmek, birbiriyle paylaşmak demektir. Ben haklı olduğumu zaten biliyorsam o zaman senin görüşünden bir yarar sağlayamam. Her zaman gösterinin yönetmeni ben olmayabilirim. Sevgi inişli çıkışlıdır. Bazen teslim olmaya ihtiyacım olur, bazen de kontrolü ben devralırım. Kusursuz olmak zorunda değilim. Sen de değilsin. Sevgi, insanlığımızın bir kutsamasıdır. Yoksa kusursuzluğumuzun değil. Seni değiştirmek istemekten vazgeçebilirim. Eğer seni hayatımda istiyorsam, ikimiz içinde en iyisi seni olduğun gibi kabul etmektir. Ne de olsa sevgi demek bir arada büyümek ve ilerlemek demektir. Kimseye suç yüklemeye ihtiyacım yok. Kararları kendi tecrübelerine dayanarak veren bir yetişkin olduğuma göre, kötü bir kararımın sorumluluğundan da yalnız ben suçluyum. Sevgi, sorumluluğu gerekli yere yükler. Beklentilerimden vazgeçebilirim. Dilek başka şey, beklemek başka şeydir. Birincisi umut verir, öteki ancak acı verebilir. Sevgi beklentilerden arınmıştır. Sevmek insani tecrübelerin en yücesidir. Onsuz hayatın boş ve anlamsız olduğunu er geç hepimiz anlarız. Sevgi her zaman için çabaya değer. Yanı sıra karmaşıklığı, emin olamama duygusunu ve acıyı getiriyorsa bile. Sevgi dolu bir ilişki kendi başına bir kutlama olmalıdır.
Hintli bir yaşlı usta çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde yaşlı usta ona bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl” diye soran yaşlı adama öfkeye “acı” diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
“Tadı nasıl?”
“Ferahlatıcı” diye cevap verdi genç çırak.
“Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam, “hayır” diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
“Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti neyin içine konulduğuna bağlıdır.”
“Acın olduğunda yapma gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”
Bir kadın havaalanında bekliyordu. Uçağının kalkmasına epeyce zaman vardı. Havaalanındaki kitapçıdan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp kendisine oturacak bir yer buldu.
Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, bir ara yanında oturan adamın oldukça cüretkar şekilde aralarındaki paketten birer birer kurabiye aldığını gördü ama görmezlikten geldi. Bir yandan kitabını okurken, bir yandan da saatine bakıyordu. “Kurabiye hırsızı” bu arada kurabiyeleri yavaş yavaş tüketiyordu. Kadının kulağı saatin tik taklarındaydı ama bunlar sinirlenmesini engelleyemiyordu. Kendi kendine düşünüyordu:”Kibar bir insan olmasam şu adamın gözlerini morartırdım.” Ama kurabiyeye her uzandığında adam da elini uzatıyordu.
Sonunda pakette tek kurabiye kalınca kendi kendine, “Bakalım şimdi ne yapacak?” dedi. Adam yüzünde asabi bir gülümsemeyle son kurabiyeye uzandı, kurabiyeyi ikiye böldü. Yarısını ağzına atarken, diğer yarısını kadına verdi. Kadın, kurabiyeyi adamın elinden “kapar gibi” aldı. “Aman Tanrım, ne cüretkar ve kaba bir adam. Teşekkür bile etmiyor.” dedi içinden. Hayatında bu kadar sinirlendiğini hatırlamıyordu.
Uçağı anons edilince derin bir nefes aldı. Eşyalarını topladı ve çıkış kapısına yöneldi. “Kurabiye hırsızı”na bakmadı bile. Uçağına bindi ve rahat koltuğuna oturdu. Sonra bitmek üzere olduğu kitabını almak üzere elini çantasına uzattı.
Gözleri şaşkınlık içinde açıldı. Bir paket kurabiye çantasının içinde duruyordu. Çaresizlik içinde inledi, “Bunlar benim kurabiyelerimse, ötekiler de onundu ve kurabiyelerini benimle paylaştı.”
Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle. Kaba ve cüretkar olan “Kurabiye hırsızı” kendisiydi. (Valerie Cox)
Hayat, başkalarını suçlamadan önce kendimize dönüp bakmamız gereken yerdir.
Harp sırasında kocam New Mexiko’daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için bende çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.
Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler tek kelime ingilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan beynimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu.
Canıma yetmişti. Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.
“Gelin beni buradan alın” dedim. “Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim.”
Babamı beklerken cevabı geldi.
Sadece iki satır yazmıştı; “İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları.”
Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlarda vardı.
Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.
Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım. Çöl mü değişmişti? Hayır.
O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmişti? Hayır. Onlar yine ingilizce bilmiyorlardı.
Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.
Thelma Thompson
Bir gün Avrupa’nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider. Şanslıdır tablo hala satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve
-“Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. Tüm param bu kadar.” Der. Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar:
-“Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?”
Adam cevap verir:
-“Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim....”
Bir çiftçi tanrıyı ziyarete gelmiş ve şöylesine meydan okumuş:
“Bak hocam, sen Tanrı olabilirsin; dünyayı da sen yarattın. Peki, güzel anladık. Ama tarımın a-b-c’sini bilmezsin, çünkü çiftçi değilsin. Bir tek patates bile yetiştiremezsin. Uzun sözün kısası Tanrılığına rağmen benden öğrenecek bir şeyin var.”
Tanrı büyük bir alçakgönüllülükle sormuş:
“Bana ne öneriyorsun?Tavsiyen nedir?”
“Bir yıl süreyle beni aksiliklerden koru. Sonunda evrende hiç yoksulluk kalmadığını göreceksin.”
Tanrı, çiftçiye bir yıl süre tanımış. Çiftçinin koşulları çok ağırmış. Fırtına olmayacak, yağmur yağmayacak, tohumları yiyen böcekler olmayacak, şiddetli rüzgarlar esmeyecek...Uyumlu, düzenli, sorundan yoksun bir yıl olacak...
Yıl sonunda başaklar öylesine uzamış ki, çiftçi çok sevinmiş. Güneş istemiş, Tanrı güneşi de emrine pervane etmiş. Yağmur istemiş; anında yağmur yağmış. Kesilmesini istediğinde ise gökyüzü kurumuş. Ürün bolluğu açısından mucizevi bir yıl yaşanmış.
Ne var ki yalnızca nicelik açısından mucizevi...
Çiftçi Tanrıya kasılarak şunları söylemiş:
“Onca bol ürün yetiştirdik ki, insanoğlu on yıl süreyle hiç çalışmasa bile, dünya üzerinde hiç açlık olmayacak bundan böyle.”
Ama mahsul biçildiğinde, ürünlerin kof olduğu anlaşılmış...
İçlerinde bir tek arpa, bir tek buğday tanesi yokmuş...
Çiftçi şaşkın Tanrıya sormuş:
“Ne oldu? Aksilik nerede? Nerede yanıldım?”
“Çok basit...” diye yanıtlamış Tanrı;
“Mücadeleyi engelledin. Hiç sürtüşme yoktu. Tüm kötülüklerden, güçlüklerden arındırdın mahsulü. Bu nedenle kısır kaldı. Doğada her etkenin bir rolü vardır. Güçlük çekmeden meyve alınmaz. Fırtına, gök gürültüsü, sağanak, şimşek de gereklidir. Ürünün ruhunu, özünü dingin tutarlar.”
Meselenin anlamı çok derindir. Sürekli mutlu...mutlu... mutluysan, mutluluk anlamını yitirir. Beyaz bir duvarın üstüne, bembeyaz bir tebeşirle yazı yazmak yararsızdır. Ne kadar yazsan kimse bir şey okuyamaz.
Gece; gündüz kadar gereklidir. Acı, üzüntü dolu günler; mutluluk, sevinç dolu günler kadar vazgeçilmezdir. İşte bu gerçeği kavramak da bilinçlenmektir. O zaman soru sual biter. Yaşantının ritmidir bu. Çelişki ve ikilemleri kavramaktır. Yani yaşantının sırrını çözmektir. Eşyanın değeri kalmaz. Mutsuzluk bile bu aşamaya varmış kişide ışık saçar. Üzüntünün bu türü düşmanın değil, dostundur. Onu gerekli ve gidici bir arkadaş gibi sevgiyle taşı. İleri tarihteki bir mutluluğun habercisi olarak kabullen sıkıntıyı.....
Aksi taktirde yok olur, erir bitersin!....
YANKI
“ Bir adam ve oğlu ormanda yürüyorlardı. Aniden çocuk düştü ve şiddetli bir acı içinde bağırdı: “Ahhhh!” Hemen sonra dağdan gelen “Ahhhh” sesi onu şaşırttı. Merak içinde “Kimsiniz?” diye haykırdı. Fakat sadece “Kisiniz?” cevabını aldı. Bu cevap onu kızdırmıştı. Bu kızgınlık içinde tekrar bağırdı: “Siz bir korkaksınız!”, ve ses cevap verdi: “Siz bir korkaksınız!” Babasına baktı ve sordu: “Bu olanlar nedir?” “Oğlum” dedi adam, “Kulak ver,dikkat et şimdi!” Sonra baba bağırdı: “Ben sana hayranım” Baba bağırmaya devam etti: “Sen harikasın!” ve ses cevap verdi: “Ben sana hayranım”, “Sen harikasın!”.
Çocuk şaşkındı fakat halen ne olup bittiğini anlamamıştı. Baba durumu açıkladı: “İnsanlar bu durumu “yankı” diye isimlendirirler, fakat bu durum tam anlamıyla hayatın kendisidir. Hayat daima senin ona verdiğini sana geri verir! Hayat senin eylemlerinin bir aynasıdır. Eğer sen daha fazla sevgi istersen, daha fazla sevgi ver! Eğer daha fazla nezaket istersen, daha fazla nezaket ver! Eğer daha fazla anlayış ve saygı istiyorsan, daha fazla anlayış ve saygı ver! Eğer sen insanların sana karşı daha saygılı ve sabırlı olmasını istiyorsan, daha fazla saygı ve sabır göster! Doğanın bu kuralı bizim hayatımızın her cephesinde söz konusudur.
ZORLUKTAN GELEN BAŞARI
Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye kabuğunu açmış. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecekleri toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden, yakındaki bir balık, bir kuyruk darbesiyle kum ve çamur fırtınası yaratmış. İstiridye de kumdan nefret edermiş; zira kum öylesine pürüzlüymüş, kabuğunun içine bir kum tanesi kaçsa son derece rahatsız olurmuş. İstiridye derhal kabuğunu kapatmış; sert ve pürüzlü bir kum taneciği içeri girip,iç derisi ile kabuğu arasına yerleşmiş.
Aman Allah’ım, şu kum tanesi istiridyeyi ne de çok rahatsız ediyormuş. Ama, kabuğunun içini kaplaması için kendine verilmiş olan salgı hücresini derhal çalıştırarak, minik kum tanesinin üstünü kaplamaya başlamış; ta ki, nefis, parlak ve düzgün bir örtü oluşuna kadar... İstiridye yıllar yılı minik kum taneciğinin üstüne katlar eklemeğe devam etmiş ve sonunda müthiş, güzel, parlak ve son derece değerli bir inci oluşmuş.
Bazen karşılaştığımız problemler bu kum taneciğine benzer, bizi rahatsız ederler ve niye bizi bu derece eziyet çektirip asabileştirdiklerine şaşarız; fakat azmin getirdiği cesaret ve kuvvetle, sorunlarımızın ve zayıflıklarımızın üstesinden geliriz. Daha alçakgönüllü, dualarımızda daha ısrarlı, çevremizdekilere daha yakın, aha akıllı ve sorunlarımıza karşı daha dayanıklı hale geliriz. Gizli bir gücün yardımı ile birden yaşamınızdaki pürüzlü kum tanecikleri, size kuvvet ve güç veren değerli incilere dönüşür ve bir çoğumuza ümit ve ilham kaynağı oluştururlar.
SİZ HANGİSİSİNİZ ?
Havuç,
Yumurta, Kahve....... Siz hangisisiniz?
Bir baba ile kızı dertleşiyorlardı. Kızı hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve
bunlarla nasıl baş edeceğini bilemediğini söylemiş babasına. Hatta sorunlar
ardı arkasına devam ediyormuş hayatında. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve
"Gel,sana bir şey göstereceğim!" diye kızını mutfağa götürmüş.
Baba ünlü bir aşçı imiş. Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de
eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış.
Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise de bir avuç
çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş.
Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki
tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir
tabağa koymuş. Daha sonra artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa
koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü
olan kahveyi de alıp bir bardağa boşaltmış.
Kızına şu soruyu sormuş: "Kızım ne görüyorsun? "
Kızı demiş ki: "Havuç, yumurta ve kahve." Kızını elinden tutup masaya
yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş.
Kızı demiş ki: "Ne görüyorum. Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken
çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş), artık pişmekten içi
katılaşmış bir yumurta( yumurtayı eline almış, hatta bir tarafından masaya
vurup, çatlatmış ve içini görmüş) ve bir bardak kahve. (Biraz içmiş)
"Hatta tadı oldukça iyi""
"Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?" diye sormuş. "Bak demiş, hepsi aynı
şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakikada pişti. Fakat hepsi bu etkiye
farklı tepki verdiler.
Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı hatta
güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama
kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise
yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve
çekirdekleri, ısındılar,gevşediler, ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku
yaydılar, tat yaydılar ve suyu eşsiz tatta bir kahveye çevirdiler."
"Kızım sen hangisisin? diye sordu adam. Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl
tepki gösteriyorsun?
Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?
Siz hangisisiniz ? Havuç gibi sert bir kişi misiniz, ama sorunlar yaşayınca
yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz?
Yumurta gibi içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar
karşısında (ölüm, ayrılık, krizler,vs. ) , güçleniyor ve sertleşiyor musunuz?
Yoksa bir kahve çekirdeği gibi misiniz? Kahve sıcak suyu değiştirir, hatta
suyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında,en lezzetli kahve ortamı hazır
olur. Lezzet maksimuma ulaşır. Eğer sen bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende
ne kadar sorun olursa olsun, bunları olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel
tatlar, duygular katarsın. Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalışırsın.
Siz hangisisiniz?
Ve Külkedisi Kaçarken....
Ve Külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün Prens ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları , Prens tarafından beğenilmek için, ayaklarını daha ufak hale nasıl getireceklerinin çabasına giriştiler. İşte o gün bu gündür kadınlar ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin "Prensesi" olacağını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamasının , kendini depresif hissetmesinin sebeplerini sürekli kendi eksikliklerinde arayarak ve pabucun ne denli geçerli olduğunu hiç düşünmeden. Erkekler ise ellerindeki "ayakkabıya" (veya düşlerindeki kalıba) "ayağını" (kendini) sıkıştıracak kadını arar; "ayağı sıkışmış" bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup, mutlu edebileceğini düşünmeden. Ve birlikte yalınayak yasayabilmenin özgür keyfinden habersizce......
Çember çevrilir. Su musluktan içilir. Ağaçlara tırmanılırdı. Bebekler bezden, silahlar tahtadan, resimler kömür karasından yapılırdı. Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin isimleri konulur, saatli maarif okunurdu. Komşuda pişen bize. Bizde pişen komşuya düşerdi. Geceler ayaz, sokaklar karanlık, yıldızlar parlak olurdu. Turşu, salça, mantı evde yapılır, karpuz kuyuda soğutulurdu. Erik ağacının çiçeği pencere camımıza yaslanır, güz yaprakları bahçemize düşerdi. Kardan adam yapılır, evlerde soba yakılır, kış gecelerinde masal anlatılırdı. Merdiven çıkılır, evler badanalı, sokaklar lambasız, mahalleler bekçili olurdu. Ajans radyodan dinlenir, çizgili roman okunur, defterlere kenar süsü yapılırdı. Hayat arkası yarın gibiydi. Kesintisizdi. Her gün yaşanacak bir şey vardı. Herkes kendi düşünü kurar, kendi hayatını oynardı. ŞİMDİ. Şimdi Herkes Yoğun, Yorgun Ve Tek başına...
KARŞILIKSIZ SEVGİYİ İFADE EDEN EN GÜZEL KELİMEDİR
“ANNE”
Anne... İnce ve kırılgan bir salkım söğüt... Sevgiyle beslenen...
Güneşli günlerde eğilen dallarıyla tatlı bir serinlik...
Soğuk kış günlerinde sevgiyle sizi ısıtan bir kucak...
Fırtınalarda ise, sığınabileceğiniz sakin bir koy...
Sizi sizden çok düşünen bir meleğin kanatları altında süre bir yaşam.
Beyazlık... Evet, bu saf ve temiz sevgi bir meleğin kanadında renk olur.
Tüm sevgilerin önüne geçer, annenin çocuğuna duyduğu sevgi. Kendisini unutur anne kalbi;
kırık da olsa bağışlar her şeyi ve yalnız sizi düşünür. Tüm beklentisi sıcak bir gülüştür.
Bir anne değişinizle dünyalar onun olur. Ve her geçen gün artarak sizi saran bir sevgiye dönüşür.
Önce kendi bedeninde büyütür sizi. Ayrılmak zor gelir ve çok acı çeker.
Yine de dünyaya merhaba dediğiniz an, sevinç gözyaşlarıyla karşılar.
Ve büyütmeye devam eder. Her saniye koruyup, gözeterek...
Geçen zamana rağmen hep çocuk kalırsınız gözünde. Zamanın ve mesafelerin engelleyemediği sevgisiyle ulaşır size her yerde... “Ben büyüdüm artık” diye düşünürsünüz. Oysa o değil midir, “hava serin, üşüyebilirsin” diyerek sevgisiyle ördüğü kazağı içinde sizi –yine de tedirgin- okula gönderen... Dönüşünüzde o çok sevdiğiniz kurabiyelerle karşılayan....
Hasta olduğunuz zaman geceler boyu uykusuz bekleyen... Hayatın tüm zenginliğini sizin sağlık ve mutluluğunuz olarak gören... Kendi üzüntülerini yansıtmadan, size hep gülen gözlerle bakan... Hayatını size adayan...
Ve tabii ki, tüm bunları karşılık beklemeden yapan...
Bir sevgi denizidir. Bu nedenledir ki, bir annenin sevgisini tüm çocukları paylaşır, yine de tükenmez. Aksine artar her geçen gün. Ve anne kalbi tüm dünya çocuklarını kucaklar. Bu sevgi, yağmur olur. Islanır toprak.
Çiçek olur, açar. Ve bir çocuk topladığı kır çiçeklerini uzatır annesine sevgiyle.
Kan rengi kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose... Gül... Kocasının sevgili Rose’u... Her yıl sevgililer gününü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte...
Her yıl güllere iliştirdiği kartlara aynı cümleleri yazardı: “Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum.” Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü... Önceden ısmarlanmış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi, yumurta kapıya gelmeden... Gülleri özenle içeri taşıdı, saplarını kesti, vazoya yerleştirdi. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce. Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl. Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi...
Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer gününü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı. Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı? “Biliyorum” dedi çiçekçi... “Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum... Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti... Hep öyle yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı, kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart...”
Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı. Parmakları titreyerek zarfı açtı. “Merhaba Gülüm” diye başlıyordu kart... “Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim... Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin. Lütfen...
Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak. Eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak.”
“SENİ SEVİYORUM GÜLÜM....”
Hani ince bir hüzün duyarsın kimi zaman
Şarkılar daha bir dokunaklıdır
Ve sanırsın ki hiç kimse yok elinden tutan
Oysa her sözün her hüznün ardında ümitler gizlidir
Bulutların ardındaki güneşler gibi
Yağmur sonrası çıkan gökkuşağı gibi
Ve unutma sevgi gibi, dostluk gibi, aşk gibi
Eğer bir gün yalnızlıklar duyarsan
İnceden yaşlar süzülürse yanağına
Ve unutulduğunu sanıp bir sızı başlar yüreğinde
O zaman gökyüzüne bak.
Bulutların ardındaki güneşe,
Çalıların ardındaki çiçeğe....
Bırak pencerelerinden yağmur dolsun içeriye
Ve aç avuçlarını
Sana uğur böceğimi gönderiyorum,
Avcuna konsun seni mutluluğa uçursun diye....
SONSUZ AŞK
Dalga ile kıyının aşkını bilir misin?
Öncesizden başlayıp sonsuza giden
Dalga hep aşka kavuşma özlemiyle atılır kıyıya
Dalga seven kıyı sevilendir
Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga ve döner hep geriye
Bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya
Her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca
İşte bende seni böyle severim yar
Ya bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini
Bilirler görünmeyeceklerini......
Sevilmeyeceklerini.....
Koklanmayacaklarını.......
Okşanmayacaklarını......
Ama inatla açarlar aşkla... sevgiyle... özlemle...
Hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını
İşte bende seni böyle beklerim yar
Ya bilir misin günebakanın güneşe olan aşkını
Hiç kucaklayamayacağı bir sevgilinin peşindedir
Bir bakışına verir ömrünü
Bir bakışının özlemindedir sevgiliden gelecek olan
Ve güneşin her batışında boynu bükük kalır
Sarıya boyanır yüzü sevgiliden aldığı ilhamla
Bilse de kavuşamayacağını
Her doğan günü umutla bekler sevgiliye kavuşmak için
Ya ipekböceğini bilir misin
Onun kozasının içinde ördüğü o ipliğe olan aşkını
Bilir o ördüğü ipliğin kendisinin ölümü olacağını
Ama aşkına feda eder kendini
Öyle verir kendini yarenine korkusuzca
İşte bende kendimi böyle veririm sana yar
Ya ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin
Meyvesini vermelidir ağaç yeniden doğmak için
Öyle zorludur ki ayrılmaları
Verir meyvesini ağaç, meyve tohum olur
Tohum kök olur
Ve yeniden doğar ağaç kendi meyvesinden
İşte bende böyle yar
Yok olmayı göze aldım tekrar sende doğmak için
“Benliğim, o kara zalim..”
Mevlana Celaleddin Rumi
İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için
Sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini
Sevilmeye layık görmediği için
Düşünmekten korkuyor,
Sorumluluk getireceği için
Konuşmaktan korkuyor
Eleştirilmekten korktuğu için
Duygularını ifade etmekten korkuyor
Reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor,
Dünyaya iyi bir şey vermediği için
Aslında yaşamayı bilmediği için.
Cesur ol !
Değilsen bile öyle davran
Kimse aradaki farkı anlayamaz
BEDEN DİLİ
Bir kaç yüzyıl önce Papa bütün yahudilerin Roma'yı terk etmeleri gerektiğine karar verir.
Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir tepki gelir.
Bunun üzerine, Papa ile Yahudi toplumundan önde gelen birisiyle karşılıklı dini bir müzakere yapmalarını önerir. Yahudiler kazanırsa kalacaklar, Papa kazanırsa gidecekler. Yahudiler çaresiz kabul eder ve temsilci olarak Moiz'i seçerler. Ancak Moiz'in Papa ile aynı dili konuşamaması nedeniyle müzakere de konuşmak yerine sadece işaret dilinin kullanılması teklif edilir.
Papa da kabul eder. 1. Müzakere günü geldiğinde iki taraf karşılıklı yerlerini alırlar ve karşılıklı olarak bir süre bakıştıktan sonra Papa elini kaldırarak 3 parmağını gösterir. Buna karşılık Moiz tek parmağını kaldırır.
2. Papa parmaklarını sallayarak başının etrafında çevirir. Moiz ise parmağıyla yeri işaret ederek oturduğu yeri gösterir. 3. Papa yanındaki çantadan bir parça ekmek ve şarap çıkartınca Moiz de bir elma çıkartır. Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak "Ben pes ediyorum, Yahudiler kalabilirler" der. Müzakere sonrasında Papa'nın etrafına toplanan kardinaller Papa'ya ne olduğunu sorduklarında Papa; 1. Ben önce 3 parmağımı gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim. Buna karşılık o bana tek parmağını gösterip her iki dinin de tek Tanrı’yı tanıdığını söyledi. 2. Ben parmaklarımı sallayıp basimin etrafinda çevirerek Tanrı’nın bizim etrafımızda olduğunu gösterdiğimde o da oturduğu yeri işaret ederek Tanrı’nın onların durduğu yerde de olduğunu işaret etti. 3. Ben kutsal ekmek ve şarap çıkartıp Tanrı’nın bizim günahlarımızı bağışladığinı göstermek istediğim zaman da hemen bir elma çıkartıp bana ilk günahı hatırlattı. Herifin her şeye bir cevabı var. Ne yapabilirdim ki?" Ayni sırada Yahudi cemaati de Moiz'in etrafini sarmış ona nasıl başardığını soruyorlardı, Moiz; 1. "Önce bana 3 parmağini gosterip 3 gün içinde burayı terk etmemizi istedi. Ben de ona bir tekimizin bile ayrılmayacağımızı söyledim. 2. Sonra bütün şehrin Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de, hiç bir yere gitmeyip olduğumuz yerde kalacağimizi söyledim" 3. "Sonra ne oldu?" diye kalabalık heyecanla sormuş. "Valla,sonrasını ben de pek anlamadım. Adam biraz hiddetlendi ve öğle yemeğini çıkarttı. Bunun üzerine ben de benimkini çıkarttım. Hepsi bu!..
İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
HZ. MEVLANA DA ŞÖYLE DER: NE KADAR BİLİRSEN BİL,
SÖYLEYECEKLERİN KARŞINDAKİNİN ANLAYABİLECEĞİ KADARIYLA SINIRLIDIR.”
***YAŞAM BOYUNCA MUTLU OLMAK İÇİN***
AKLINI KULLAN !
İyice tanımadan hiçbir insana bağlanma. !
Bitmemiş ilişkilerin Üzerine ilişki kurma, acı çeken sen olursun !
Seni takmayanı sen hiç takma, konuşmayanla asla konuşma !
Güvenmediğin biriyle asla flört etme !
Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini düşünme !
İnsanlara doğru değer ver, hak etmeyenleri sil !
Kimseye yalvarma !
Asla dönüp de arkana bakma !
Sır tutmasını bil !
Dostlarının sevgilinden daha önemli olduğunu unutma.
Onları asla sevgilin için satma !
Hak ettiğin sevgiyi alamadığında kendini üzme, sorun sen değilsin !
Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut!
Kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla
yumuşama !
Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et !
Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma !
Eğer verdiğin sır o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme !
Kendini öven insanlardan kaç!
Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma !
Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma !
Kendinin herkesten daha önemli olduğunu unutma !
Gözyaşlarının değerini bil !
Onları hak etmeyenler için harcama !
Senin zekana inanan insanları hayal kırıklığına uğratma !
Kendini sev !
Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakarlık yapma !
İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini
bil !
Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme !
Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme.
İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma !
Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme.
Bir gülümseme, bir şeye mal olmaz, bir külfeti yoktur, fakat insana çok şey kazandırır...
Gülümseme, iç dünyamızın güzelliklerinin dışa yansımasıdır...
Gülen kimse, başkalarına ikramda bulunuyor demektir...
Vereni fakirleştirmeden, alanı zenginleştiren bir güce sahiptir gülümseme...
Hiç kimse gülümseme olmadan, ona ihtiyaç duymadan yaşayacak kadar zengin değildir, kuvvetli değildir...
Sevginin, insan olmanın anahtarıdır gülümseme...
Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için mutfağa kapanmış, yemek yapıyordu... Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi...
Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar...
Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı...
Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti...
Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da , yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi...
Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift, annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler...
Aile dostları , yaşlı kadına, “Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum...
Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın, ya da bir sorunun var” dedi...
Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:
-Hayır, hiçbir şeyim yok... Kasten yaptım... Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kırmayacak!...
UNUTMAYIN PARA İLE...
Bir ev alabilirsiniz ama bir yuva alamazsınız...
Bir yatak alabilirsiniz ama uyku alamazsınız...
Bir saat alabilirsiniz ama zaman alamazsınız...
Bir kitap alabilirsiniz ama bilgi alamazsınız...
Bir koltuk alabilirsiniz ama saygı alamazsınız...
Bir grup öğrenciden dünyanın yedi harikasının neler olduğunu düşündükleri konusunda bir liste yapmaları istenir... Aralarında anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen en fazla oyu şunlar alır: Mısır’ın piramitleri, Tac Mahal, Büyük Kanyon, Panama Kanalı, Empire State Binası, St. Peter Bazilikası,
Çin Seddi...
Öğretmen sessizce duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu fark eder... Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar... Öğrenci, “O kadar çok şey var ki, bir türlü karar veremiyorum” der... Öğretmen, “Peki söyle bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz” deyince, kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar: “Bence dünyanın yedi harikası; görmek, duymak, dokunmak, tatmak, hissetmek, gülmek ve sevmek!”
Bu sıralamadan sonra yapılan ikinci oylamada dünyasının yedi harikası, bu kız öğrencinin saydıkları seçilir..
Hani vardır ya her yerde, hissetmek istersin onun varlığını...
Hani hep yanı başınızdaymış sanırsın; ismini söylersin dalgınlıkla, her an berabersinizdir...
Yanında olduğunu unutuverirsin bir andan sonra ... Ama üzüldüğünde o sımsıcacık kollarını açar sana, sarılırsın, ağlarsın omzunda doya doya...
Senin sorununu kendi sorunu gibi benimser, bir kolun bir bacağın olur adeta ayrılmak istesen de koparıp atamazsın...
Bir türlü sevindiğinde ise senden fazla mutluluk duyar...
O senin için farklıdır bütün insanlardan, tabii sende onun için...
Aranızdaki sevginin bitmesine izin vermezsiniz, kimse bozamaz aranızı, kimse araya girmeye dahi cesaret edemez...
Ne zaman yardıma, ne zaman insana, ne zaman dosta ihtiyacınız olsa hep yanınızda bulursunuz...
Beraber gülüp, beraber ağlarsınız...
İşte; bunun adına DOST derler...
Bugünümüzü çalan iki hırsız var; geçmişe ilişkin pişmanlıklarımız ve geleceğe ilişkin kaygılarımız...
Bu iki hırsız bugünümüzü alıp götürür... Yaşamaya kıyamayıp geleceğe attığımız yaşantılarımız (Bugünlerimiz) gün gelir, yaşanmadan geçmişte kalır... İçinde bulunduğumuz anı yeterince yaşayamadığımız zaman, geleceği hakkıyla yaşama şansımız azalır...
Çünkü; Her şeyi biriktirebilirsiniz, ama zamanı biriktiremezsiniz, kendiniziz de biriktiremezsiniz...
Öyleyse, yaşanmadan ertelenmiş günleri ileride yaşama ihtimalimiz yoktur...
Bugün ne varsa yarın tarih olacaktır; tarih olmadan onların kıymetini bilmekte keyif vardır...
Geçmiş bu an artık yoktur; gelecek ise henüz yoktur...
Eğer sürekli yas içindeyseniz geçmiş sizi kontrol ediyor demektir; sürekli korkuyorsanız gelecek sizi kontrol ediyor demektir; eğer üzüntüyle ve korkuyla başa çıkmışsanız, bugününüzü kontrol edebilir, geleceğinizi planlayabilirsiniz...
Aklımın dinginliğini hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya...
Karşılaştığım herkesle sağlık, mutluluk ve başarıdan söz etmeye... Tüm arkadaşlarımın kendilerini değerli hissetmelerini sağlamaya... Her şeyin aydınlık yüzüne bakmaya ve iyimserliğimin gerçeğe dönüşmesine çabalamaya.... Yalnız en iyiyi düşünmeye, yalnız en iyi için çalışmaya ve en iyiyi beklemeye... Başkalarının başarısından kendiminki kadar coşku duymaya ...
Geçmişin yanlışlarını unutmaya ve gelecekte daha büyük başarılara ulaşmak için var gücümle çalışmaya... Her zaman neşeli bir yüz ifadesine sahip olup, selamladığım her canlı varlığa gülümsemeye... Kendimi geliştirmeye, başkalarını eleştirmemeye...
Kaygılanmayacak kadar yüreğim geniş, kızgınlığa kapılmayacak kadar yüce, bozguna uğramayacak kadar güçlü ve üzüntüye kapılmayacak kadar mutlu olmaya SÖZ VERİYORUM...
Mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı... Bu mahallenin üç katlı bir evinin tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı...Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu... Günlerden bir gün kızlardan biri zatüree hastalığına yakalandı... Genç kız günden güne eriyordu... Bir gün arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve geriye doğru sayıyordu... “O n iki” dedi, biraz sonra da “On bir” , arkasından “On” , sonra “Dokuz” daha sonra hemen birbiri ardına “Sekiz” ve “Yedi!..”
Arkadaşı merakla baktı...Sayılacak ne vardı acaba ? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı görünüyordu... Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı... Dönüp arkasına “Neyin var “ diye sordu...
Hasta kız fısıltı halinde “Altı” dedi, “Artık hızla düşüyorlar... Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı... Saymaktan başıma ağrı giriyordu... Ama şimdi kolaylaştı... İşte bir daha gitti... Topu topu beş tane kaldı...” “Beş tane ne?” diye sordu arkadaşı... “Yapraklar, asmanın yaprakları... Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka öleceğim!.. Hissediyorum bunu...”
Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü... Fakat o “İşte bir tanesi daha gidiyor... Hayır çorba falan istemiyorum... Bununla birlikte geriye dört tane daha kaldı...
Hava kararmadan sonuncusunu da görmek istiyorum... Ondan sonra bende gideceğim” diyerek cevap verdi... Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt kattaki yaşlı ressamı ziyarete gitti...
Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama... Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu...
Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi...
Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetiyle esen rüzgardan sonra, bir asma yaprağı hala yerinde duruyordu... Sapına yakın tarafları hala koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu...
“Bu sonuncusu “ dedi hasta kız... Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm... Rüzgarı duydum...
Bugün düşecektir, o düştüğü an ben öleceğim...” Ağır geçen gün sona erdiğinde, onlar alacakaranlıkta bile asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı...
Derken şiddetli yağmur tekrar başladı... Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi... asma yaprağı hala yerindeydi...
Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti... Sonra arkadaşına seslendi:
“Münasebetsizlik ettim... Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu... Ölümü istemek günahtır... Şimdi bana biraz çorba verebilirsin!”
Akşam üstü gelen doktor ayrılırken “Şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor... Yaşlı bir ressammış sanırım ... O da zatürree.. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor” dedi...
Ertesi gün doktor, genç kızı muayene ettikten sonra müjdeyi verdi:
“Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız!”
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan genç kıza alt kattaki yaşlı adamı anlattı...
Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş... Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu aşağıda, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş... Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş... Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememiş kimse ...
Sonra, hala yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış birkaç fırça bulmuşlar... O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü! Rüzgar estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi... Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü o yağmurlu gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırılmıştı!...
ANNE SEVGİSİ
Eğer bir
anne iseniz veya bir anneniz varsa burada yazdıklarımı gayet iyi
anlayacaksınız: Evet, düşündüğümde babalar da ne demek istediğimi
anlayabilirler ama ancak anneler burada yazılanları gerçekten hissedebilirler.
21 senelik evlilikten sonra "aşk ışıltısını" canlı tutmanın yeni bir yolunu
buldum.
Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin
fikriydi.
Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak:
"Biliyorum ki onu seviyorsun" dedi .
Şiddetle itiraz ettim:
"Ama ben seni seviyorum!!!"
"Biliyorum ama aynı zamanda onu da seviyorsun. Ona da zaman ayırman gerekiyor"
Karımın, ziyaret etmemi istediği "öbür kadın" , 19 yıldır dul olan annemdi.
İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi görme
fırsatım pek olamıyordu. O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet
ettim.
Endişelendi ve hemen
"İyi misin, her şey yolunda mı" diye sordu.
Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka
kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı.
"Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını düşündüm"
diye yanıtladım.
"Sadece ikimiz mi?"
Biraz düşündü ve "Çok isterim" diye cevap verdi.
O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum.
Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin
görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir şekilde
bekliyordu. Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son
evlilik yıldönümlerinde giydiği elbise vardı. Bana melekler kadar ışıltılı bir
yüzle gülümsedi.
Arabaya bindiğimizde "Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve
gerçekten çok etkilendiler" dedi,
"Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar."
Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin kaliteli
olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi.
Yerimize
oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti, çünkü küçük yazıları
göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken annemin nemli gözlerle ve
nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim:
"Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla beni dinlerdin" dedi.
Ben de
gülümsedim:
"O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu
ödeyebilirim" dedim.
Yemek
boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama
eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz
zamanın birazını telafi etmeye çalıştık.O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki
film
saatini kaçırdık. Akşam annemi bırakırken; "Seninle tekrar çıkmak isterim ama
ancak bu sefer benim seni davet etmeme izin verirsen" dedi ve bir akşam tekrar
buluşmakta karar kıldık.
Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu: "Çok güzeldi" dedim
"Düşünebileceğimin çok üstündeydi"
Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti.
Bu o kadar ani gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım
olmamıştı. Birkaç zaman sonra evime, annemle yemek yediğimiz restorandan,
ödenmiş iki kişilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not
yollandı:
Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız randevu
gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki kişilik
bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum. Seninle
olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin.
Seni Seviyorum."
O esnada, "Seni Seviyorum" demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara
hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım. Hayatta hiçbir şey ailenizden
daha önemli değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin çünkü böyle
şeyleri erteleyebileceğiniz "başka bir zaman" ı her istediğinizde
yakalayamayabilirsiniz.
HAYATINIZDAKİ TÜM ANNELERE..........
YAŞAMDA OLUMLUYU SEÇMEK
Michael herkesin imrendiği biriydi. Her zaman neşeliydi ve çevresine hep olumlu şeyler söylerdi. Birisi ona nasıl olduğunu sorduğunda: 'Daha iyi olamazdım' diye yanıtlardı. Doğal bir motivatördü. Eğer çalışanlardan birisi işyerinde kötü bir gün geçirmişse, Michael, ona, durumun olumlu taraflarına bakmasını söylerdi. Michael'in bu tarzı beni çok meraklandırdı, ve bir gün Michael'a gidip sordum:
-'Anlamıyorum! Her zaman nasıl bu kadar pozitif biri olabiliyorsun? Bunu nasıl yapıyorsun?' Michael yanıtladı: